Doğru Bilginin Mümkün Olduğunu Savunan Görüşler

Doğru Bilginin Mümkün Olduğunu Savunan Görüşler

Doğru Bilginin Mümkün Olduğunu Savunan Görüşler;

1. Rasyonalizm (Akılcılık):

Doğru bilginin kaynağının akıl olduğunu savunan ve bilgi elde etmede akla önem ve öncelik veren tüm görüşler rasyonalizm (akılcılık) olarak kabul edilir.

Örneğin;

  • “Tüm bilgiler doğuştan gelir.”
  • “Bazı bilgiler doğuştan gelir.”
  • “Bilgi doğduktan sonra fakat yalnızca akılla elde edilir.”
  • “Bilgi doğuştan değil, sonradan hem akılla hem de deneyle (duyularla) elde edilir. Fakat güvenilir bilgi, akla dayanan bilgidir.”

şeklindeki görüşler birer akılcı düşüncedir.

Sokrates (M.Ö. 469-399)

Sokrates tüm bilgilerin doğuştan geldiğini ve bu nedenle anne babalar ile öğretmenlerin çocuklara yeni bir bilgi öğretmediğini, doğuştan getirdikleri bilgileri hatırlamalarına yardımcı olduklarını söyler. O, bilginin doğuştan geldiğini kanıtlamak için iki kişinin karşılıklı konuşması esasına dayanan diyalektik yöntemi bulmuştur. Sokrates bu yöntemle okuma yazma bilmeyen insanlara ve köleye geometri problemleri çözdürmüştür. O, yaptığı bu işlemi şöyle bir benzetmeyle açıklar: “Benim işim, bir ebe olan annemin işine benziyor. Annem nasıl anne karnında var olan çocuğun doğmasına yardımcı oluyorsa ben de akılda doğuştan var olan bilgilerin, insanlara soru sorup düşünmelerini sağlayarak ortaya çıkmalarına yardımcı oluyorum.”

Platon (M.Ö. 427-347)

Platon Sokrates’in öğrencisidir. Onun bilgi görüşü evren görüşü ile yakından ilişkilidir. Platon’a göre iki tür varlık (evren) vardır: İçinde yaşadığımız, somut varlıklardan oluşan duyulur evren ve duyulur evrendeki varlıkların gerçeğinin bulunduğu idealar evreni. İdealar evrenindeki varlıklar tanrısal varlıklardır, yani onlar hiç değişmez, hep aynıdır. Duyulur evrendeki varlıklar idealar evrenindeki ideaların birer kopyası, taklidi, yansımasıdır. Örneğin, bu dünyada gördüğümüz ağaçlar, idealar evrenindeki ağaç ideasının bir yansımasıdır. Platon’a göre, insan ideaların bilgisine doğuştan sahiptir (Bu, bilginin kaynağı akıldır demektir). Fakat bu bilgilerin üzeri zamanla örtülmüş, küllenmiş gibidir. İnsan bu dünyadaki varlık ve olayları düşünerek, yani bilim ve felsefe yaparak doğuştan getirdiği kesin doğru bilgileri hatırlayabilir. Bilmek yeni bilgiler edinmek değil, ideaları hatırlamaktır. Duyulur evrene ilişkin olarak duyularla elde edilen bilgiler doğru ve güvenilir değildir. Çünkü bu nesneler sürekli değişmektedir. Gerçek, mutlak bilgi değişen değil, değişmeyen varlıkların bilgisidir.

Aristoteles (M.Ö. 384-322)

Aristoteles Platon’un öğrencisidir. O’na göre doğuştan bilgi yoktur. İnsan doğuştan bilgi ile değil, bilgi edinme yeteneği ile gelir. İnsan duyu organları ile bazı basit veriler (duyumlar) elde eder. Akıl bu verileri işler, verileri değerlendirir ve bilgi meydana gelir. Bu oluşumda esas olan akıldır.

Farabi (M.Ö. 870-950)

Farabi’ye göre, duyularla tek tek nesnelere ilişkin (tekil) bilgiler edilir. Bunlar tekil olduklarından bilimsel değildir, fakat onun made oluşturarak ona imkan sağlar. Akil bu tekil bilgileri değerlendirerek nel kavramlara ve yargılara dönüştürür. Örneğin; Ahmet’in, Mehmet Ayşe’nin, Zeynep’in ölümlü olmasından hareketle tüm insanların ölümlü olduğu sonucuna ulaşır. İşte bu tür bilgiler kesin ve genel – geçerlilik olan bilgilerdir.

Rene Descartes (1596-1650)

Descartes’a göre, sadece Tanrı; ruh, uzay ve matematiğe ilişkin bilgiler doğuştan gelir. Ancak bu bilgiler doğduğumuz anda hazır kalıplar halinde değildir, bizde hazır olan şey, bu bilgileri doğuran yeteneklerdir. Descartes’a göre, duyusal bilgi insanı yanılttığı için insanın, edindiği tüm duyusal bilgilerden şüphe etmesi gerekir. O, şüphe etmeyi bir yöntem olarak kullanıp bu yöntemle doğruluğundan şüphe edemeyeceği kesin bilgilere ulaşmaya çalışır. Descartes şöyle düşünür: “Tüm bilgilerimden şüphe ediyorum. Şüphe etmediğim tek şey, tüm bilgilerimden şüphe ettiğimdir. Fakat şüphe etmek düşünmek demektir. Düşünmek de var olmakla mümkündür. Yani var olan bir varlık düşünebilir. Bu durumda düşünüyorum, öyleyse varım.” Böylece Descartes düşüncesinin birinci basamağında şüphe yöntemiyle kendisinin varlığını kanıtlar. Bu bilgi, onun, doğruluğundan şüphe edemeyeceği ilk kesin bilgidir. Bundan sonra Descartes yine şüpheyi yöntem olarak kullanıp Tanrı’nın ve tabiatın varlığını kanıtlar.

Septiklerin ve Dascartes’in şüphesinin karşılaştırılması:

OKU  Bilgi Felsefesi Konu Anlatımı

Septikler doğru bilgi mümkün olmadığını düşündükleri için tüm bilgilerinden şüphe duyuyorlardı, yani şüphe onların amacı, düşüncelerinin varacağı son durağı idi. Descartes’da ise şüphe amaç değil, doğru bilgiye varmak araç, bir yöntemdir. Bunun için onun şüphesine “şüphe yöntemi” veya  “yöntemli şüphe” denir.

Geong Wilhelm Friedrich Hegel (1770-1831)

Hegel ile rasyonalizm düşüncesi saf (katkısız) ve net bir hale gelmiştir. o, bilgi edinmede akıldan başka hiçbir kaynak kabul etmez. Ona göre, özne ile nesne aynı aklın değişik biçimleridir. Yani varlığın akli bir yapısı vardır. Duyusal bilgi varlığın özünü vermez, dolayısıyla kesin ve genel – geçer değildir. Kesin bilgiye, hiç deneye başvurmadan yalnızca akıl yoluyla varılabilir. Ona göre felsefe, nesnelerin düşünce ile görülmesidir.

2. Empirizm:

Empirizm doğru bilginin kaynağının akıl değil, deney (duyularla yapılan basit deneyler; görme, işitme, tatma gibi algılamalar) olduğunu ve doğuştan hiçbir bilgi gelmediğini savunur.

John Locke (1632-1704)

J. Locke empirizmin yeniçağdaki en önemli temsilcisidir. Bazı rasyonalist düşünürlerin bilginin doğuştan geldiğini savunmasına karşılık şu özdeyişi dile getirmiştir: “İnsan zihni doğuştan boş bir levhadır. Tüm bilgiler sonradan duyularla elde edilir.” Ona göre, eğer bilgiler doğuştan gelseydi çocukları okulda eğitmek gerekmediği gibi insanların şehir ve ülkeleri tanımak için gezi yapmaları ve ayrıca matematik, geometri ve mantığın ilkeleriyle Tanrı’nın varlığını insanlara öğretmek gerekmezdi.

David Hume (1711-1776)

Hume’a göre, tüm bilgilerin kaynağı deneydir. Hume’un nedensellik (olaylar arasında belirli sebep – sonuç ilişkileri vardır) ilkesi hakkında söyledikleri bilim çevrelerinde büyük eleştirilere neden olmuştur. Ona göre, biz doğada nedensellik ilkesini algılamayız. Biz sadece doğada olayların birbiri peşi sıra geldiğini, örneğin, ateşin üzerine konan suyun bir süre sonra kaynadığını görürüz. Burada bizim algıladığımız şey; suyun ateşe konması ve biraz sonra da kaynamasıdır. Biz bu olayı birçok kez görerek zihnimizde, suyun kaynamasıyla ateş arasında bir nedensellik ilişkisi kurarız ve suyun kaynamasının sebebinin ateş olduğunu düşünürüz. Bizim aklımızla düşünerek elde ettiğimiz bu bilginin temelinde, ateşi ve suyun kaynamasını duyularımızla birçok kez algılamamız (duyusal deneylerimiz) bulunmaktadır.

Etienne Condillac (1715-1780)

Condillac’a göre, tüm bilgilerimizin kaynağı duyusal deneylerimizdir bu görüşünü açıklamak için ünlü mermer heykel örneğini verir: Mermerden yapılmış fakat canlı bir heykel düşünelim. Bu heykelin üzeri doğumundan itibaren kalın bir örtü ile örtülsün. Bu durumda heykelin zihninde hiçbir bilgi oluşmaz. Heykelin gözlerini örten örtüyü kestiğimizde heykel gözleriyle çevresindeki nesneleri görür, bazılarından hoşlanır, aralarında karşılaştırmalar yapar. Böylece çevresindeki nesnelerin şeklinin, renginin bilgisini edinir. Heykelin diğer duyu organlarını örten örtüleri de kaldırsak heykel o duyularıyla da nesnelerin kokusunu, sesini, diğer özelliklerini algılar ve böylece onların bilgilerine ulaşır. Demek ki tüm bilgiler duyusal deneylerle elde edilir.

NOT

Rasyonalist düşünürler bilginin kaynağını akla bağladıkları için; (konusu, aklın nesnelerin özelliklerini onlardan soyutlamasıyla oluşan) matematik ve geometriyi en mükemmel bilim kabul ederler. Nitekim Platon, yaptırdığı Akademia isimli okulun kapisina “Geometri bilmeyen buradan içeriye girmesin” diye yazdırmıştır. Empirist düşünürler ise, deneyi en iyi şekilde kullanan fizik bilimini mükemmel bilim kabul etmiştir.

3. Kritisizm (Eleştirel Felsefe):

Immanuel Kant (1724-1804)

Kant doğru bilginin mümkün olmadığını savunan sofizm ve septisizm ile doğru bilginin mümkün olduğunu savunan dogmatizm, rasyonalizm ve empirizmi inceleyip eleştirir. bu nedenle onun sistemine “Kritisizm” (eleştiricilik) denmiştir.

Kant’a göre duyular bilginin ham maddesini verir. Bu hammaddenin bilgi haline gelmesi için akıl tarafından işlenip değerlendirilmesi gerekir Akılda doğuştan getirilen bazı ilkeler (düşünme kalıpları, akıl kategorileri) vardır. Akıl, duyuların verdiği ham maddeyi bu ilkelere göre değerlendirir, yorumlar ve böylece bilgi meydana gelir. Demek ki bilgi; bir yönüyle deneye, bir yönüyle de akla dayanır. Yalnız başına duyular ve akıl bilginin meydana gelmesi için yeterli değildir, her ikisi de gereklidir. Kant bu durumu şu özdeyişiyle açıklar: “Görüsüz (deneysiz) kavramlar boş, kavramsız görüler kördür.” Kant’a göre, akil kalıpları bize varlığı olduğu gibi bildirmez, bilgi bu yönüyle relatiftir. Fakat bu kalıplar herkeste aynı olduğu ve bilgi bu kalıplara göre meydana geldiği için bilgi objektiftir.

4. Pozitivizm (Olguculuk, bilimcilik):

17. yüzyıldan itibaren doğru bilgi elde etmede bilimleri önemseyen her görüş pozitivizm olarak nitelenir, fakat bu görüşü sistemleştiren Auguste Comte olmuştur.

Auguste Comte (1798-1857)

A. Comte’a göre; insan, olayların anlamını, özünü, soyut yönlerini bilemez, sadece görülebilen, somut yönlerini bilebilir ve bunun yolu da bilimsel deneylerdir. Öyleyse biricik doğru bilgi kaynağı deneydir. Bu durumda olayların anlamını, özünü araştıran geleneksel felsefe bu tavrından vazgeçmeli, araştırmalarını yalnızca olgulara (deneylere, somut durumlara) dayandırmalı, böylece bilimsel bir nitelik kazanmalıdır. A. Comte özellikle pozitif doğa bilimlerini en mükemmel bilimler olarak kabul eder ve insanlık tarihini insan aklına sahip olan esaslara göre üç döneme ayırır:

  1. Teolojik dönem: Bu dönemde insan düşüncesine din hakimdir. İnsanlar doğa ve toplumdaki tüm olayları dini inançlarla, Tanrı iradesiyle açıklar.
  2. Metafizik dönem: Bu dönemde insanlar olayları dini düşüncelerle değil; öz, töz, ruh gibi felsefi kavramlarla açıklar.
  3. Pozitif dönem: Bu dönemde insan düşüncesine pozitif bilimlerin ya koyduğu nesnel bilgiler hakimdir. Evrendeki tüm olaylar bilimse ve ilkelerle açıklanır. Örneğin, “Yağmur, havadaki su buharının bir hava kütlesine teması sonucunda gerçekleşir.” gibi. Comte’a gelecekte insanlık dini ve metafizik inanç ve görüşleri bırakacak şeyi bilimsel bilgi, ilke ve yasalarla açıklayacaktır. Bu durumda felsefe de geleneksel olarak incelediği soyut konuları terk edip ya bilim konu, kavram, ilke ve yöntemlerini tartışan bir bilim felsefesi yada bilimsel bilgilere dayalı bilimsel bir felsefe olacaktır.
OKU  Varlık Felsefesi (Ontoloji) Nedir?

5. Analitik (Çözümleyici) Felsefe (Mantıkçı pozitivizm, Yeni pozitivizm)

Analitik felsefe pozitivizmin yirminci yüzyılda aldığı haldir. Bu görüsün temsilcileri Rudolph Carnap (1891-1970), Hans Reichenbach (18911953) ve H. Ludvig Wittgenstein (1889-1951)’dır.

Analitik felsefe taraftarları pozitivizmin tüm temel ilke ve görüşlerini kabul ederler. Bu nedenle bu düşünceye “Yeni pozitivizm” de denir. Bu düşünceye göre, olayların özü, anlamı değil, somut yönleri, yani olgular bilinebilir. Biricik doğru bilgi bilimsel bilgidir. Bir bilginin doğru olup olmadığını anlamak için onun mantık kurallarına göre denetlenmesi (mantıksal analizinin yapılması gerekir. Felsefe metafizik (soyut) konuları bırakıp bilimsel ifadelerin mantıksal analiziyle uğraşmalıdır.

6. İntuisyonizm (Sezgicilik):

İmam Gazali (1055-1111)

Gazali büyük bir İslâm bilginidir. Hadis (Hz. Muhammed’in sözleri) ve kelam (Allah’ın varlığı, birliği ve İslâm dininin hak din olduğunun akli ve mantıki delillerle ispatını konu edinen bilim dalı) alanında zaman en büyük bilim adamıdır.

Gazali’ye göre, duyular ve akıl bizi yanıltır, dolayısıyla onlara güvenilemez. Duyuların bizi yanılttığını duyular ve akılla anlarız. Örneğin, suya batırılan bir tahta çubuk kırık görülür. Oysa gerçeğin böyle olmadığını çubuğu sudan çıkarıp algılayarak ve düşünerek anlarız. Aklın yanılttığını da akılla anlarız. Şöyle ki, rüyaları aklımızla görürüz. Rüya esnasındaki yaşantımızı gerçek olarak algılar, fakat uyanıp düşününce bunun bir hayal olduğunu anlarız. Öte yandan insanda kalp gözü denen, Allah’tan gelen kesin doğru bilgileri alma, sezme, hissetme gücü vardır. Allah dilediği insanın kalp gözüne dilediği bilgileri gönderir, kişi de bu bilgileri hisseder, anlar. Bu yolla elde edilen bilgiler kesin doğrudur.

Henry Bergson (1859-1941)

Bergson rasyonalizme büyük tepki duyar ve onun verdiği bilginin insani, varlığı kuru, basit olarak bildirdiğini düşünür. Ona göre, insanda bilgi edinmek için iki önemli yetenek vardır: Zekâ ve sezgi. Zekâ maddenin (somut varlığın) bilgisini verir. Bunu yaparken de onu böler, parçalara ayırır, böylece bütünlüğünü bozar. Zekânın verdiği bilgilerle pozitif bilimler oluşturulur. Zekâ evreni tanımaya değil, ona hâkim olmaya yardımcı olur. Halbuki evren ve yaşam sürekli hareket ve değişim halindedir. Varlığı bütünlüğü, canlılığı ve hareketliliği içinde ancak sezgi verebilir. Örneğin, bir şarkıyı dinlerken, şarkının dışındaki her şeyi aklımızdan, gönlümüzden atıp onu içimizde hissedebilirsek, sezebilirsek, adeta şarkının içinde yok olabilirsek onun özünü kavrayabiliriz.

7. Pragmatizm (Faydacılık):

OKU  Felsefi Bilgi Nedir?

William James (1842-1910)

W. James’e göre, bilginin kaynağının akıl, deney ya da sezgi olmasının fazla bir önemi yoktur. Bilginin doğruluğu, onun gerçeğe uygunluğuna değil, bireye yarar sağlamasına bağlıdır. Bireye maddi veya manevi yarar sağlayan bilgiler doğrudur, aksi durumda ise yanlıştır. Ona göre; “Bir düşünce yararlıdır, çünkü doğrudur” ya da “Bir düşünce doğrudur çünkü yararlıdır.” Böylece bilgi mutlak (kesin) bir değer taşımaz.

John Dewey (1859-1952)

Dewey’nin görüşleri James’in görüşlerine çok benzer. Ona göre, her türlü bilgi ve düşünce bir eylem aracı olarak değerlidir. Bir bilgi ve düşünce insana yarar sağlıyorsa doğru, aksi takdirde yanlıştır. Her tür bilimsel kavram, kuram ve yasa problemleri çözmede, yaşamda bir alettir. Dewey’nin bilgiyi bir araç olarak görmesi nedeniyle onun öğreti sine “enstrümantalizm” (araççılık, aletçilik) denir.

8. Fenomenizm (Fenomenoloji, öz bilim):

Edmund Husserl (1859-1938)

E. Husserl’e göre; öz, fenomenin (nesne ve olayların) içinde vardır ve insan bilinci (akli) onu anlayabilir. Bilinç bu öze varmak için önce bütün sahip olduğu bilgileri paranteze almalı, yani yok saymalı, onları dikkate almamalı, böylece saf bir hale gelmelidir. Bu nitelikteki bir bilinç varlığa yöneldiğinde onun özünü anlayabilir. Bu yolla elde edilen bilgi kesin doğru bilgidir.

 

One Thought to “Doğru Bilginin Mümkün Olduğunu Savunan Görüşler”

  1. […] Doğru Bilginin Mümkün olduğunu Savunan Görüşler; […]

Leave a Comment